KAR
11/1/2008 · Kategori: siir
Kar yağdı şehre
Bir kedinin ayak izleri kadar az ve usul
Üstelik gece yarısı
Uykudayken ben
Yağdı ve gitti
Dedim ya bir kedinin ayak izlerini
Taşıyacak kadardı
Az ve
Usul.
defter

Kar yağdı şehre
Bir kedinin ayak izleri kadar az ve usul
Üstelik gece yarısı
Uykudayken ben
Yağdı ve gitti
Dedim ya bir kedinin ayak izlerini
Taşıyacak kadardı
Az ve
Usul.
saklambaç oyunların en korkak çocuğu yüzüm
Sesinden irkilirdi ebenin en çok
Rengim sarıya dönerdi
Ben sana dönerdim hep
Korkularımla…
Kim görecekti beni ilkin
Saklandığım bu kuytuda
Sen mi
Ebe mi…
Sobelenmek ki
Düşürecekti beni hayattan
En aşağılara
En aşksız sabahlara
En kesif yalnızlıklara…
Saklambaç oyunlarını en korkağı ben
Ve yine ben
Kuytular ve ben…
ahmet kanar 16/12/2BİN7
toprak kokan bir ölünün sözleri miydi?
beni erken bir baharın koynundan uyandıran...
utanıp utanıp sana dönüşüm nerden
ve neden hep sana dönüyor her utanan.
kapıları açıldı mı ölümün
bizim için bekleyen bezirgan tabut
büyüdü mü tohum diye düştüğü toprakta bugün
öyleyse bu soyulmuş ağaç kokusu
yerlerdeki bu yeşil yaprak kokusu
besbelli bizim için bir ölüm korosu...
ve güneş de döndü döneceği kadar bakıra
eski kalaysız kayıtsız bir bakıra...
biz ikimiz, üçümüz, beşimiz
-ölüm denildiğinde ilk kendimizi düşünenler-
hepimiz
yürüyor muyuz sahi
alnımızda o eski bakırın şavkıyla
bize kutsal olanı öğretenlerin ufukta beliren aşkıyla
yürüyor muyuz
içimizde mi her şeyimiz...
götürmemiz gereken mi heybede ekmek kırıntıları,
eski çarık ve mintan
tamam mıyız
sürsün mü kervanı zaman içinde zaman...
AYRILIK BİÇİMİ
Eski bir ayrılık biçimidir gidişin
Yürünecek bütün yolar ve sen
Bir trenin tünelden geçişi gibi keskin
Ve geride kalanları içerlemeden
Bir büyük hatıra bıraktın yokluğuna / bir söz
Aşırarak bütün hediyelerin üstünden
Hiç sürçmeden / süründürmeden dilini
‘elveda’ derken
"uç uç cennet böceği
annen sana terlik papuç alacak"
gün geceye döecek
gece bende kalacak
uç
cennet böceği
terlik
papuç
ve annen
Az ve uz
Tepe ve düz
Çok uzak masal dağlarından da öteye,
Düş sırtında bir hayatla birlikte.
Yeni doğan bir bebeğin sesini
Ekledik türkümüze,
Ekledik ülkümüze
Az gittik uz gittik
Gece ve gündüz gittik
Bir şafağa vardık ki
Ayrılık sabahları
Karşıladılar bizi.
Geçtiğimiz nehirler bulanmasın diyedir
Yürüdüğümüz yollar toz olmasın diyedir
Karınca börtü böcek incinmesin diyedir
Susuyoruz nicedir
Susuyoruz nicedir.
Ruhumda bir şiir geziniyor, kalpazan
Deşiyor kimliğimi her gün başka bir yüzde
Ve usul
Bir şeyler gidiyor içimden her gün
Ve hiç durmadan
Kan doluyor gözlerim
Kanla karışık bir dünya görüyorum
Her akşam
II
Derinleştikçe sancısı ruhumda şiirin
Daha keskin hatırlıyorum hikayeleri
Ayrılıklar ve ayrılmışlıklar artık
Upuzun bir tünel oluyor, yazık
Ve kendi hayatım oluyor sonunda
Sırrımı ele veren
Kendi ellerim, kendi gözbebeklerim
Ağlayışlarım ve hiç söyleyemediklerim…
Ne sesim kalıyor ne hevesim
Çünkü kalpazan şiirim
Bilmem kaçıncı kez yeniden düzenliyor
Hep aynı hüznü başka yüzler, başka gözlerle
Oysa ben
Çoktan vazgeçilmiş bir hayatı sürükleyeduruyorum hala
Kıyılmaz sözcüklerle…
Ben de sakladım herkes gibi
Kurşun döktüm isminin harflerine
Ve gitmek kelimesinin
Her çekimine.
Duymazdan geldim kim sorduysa
Ve görmedim hararetli aranmaları
Kim bu sokaklarda
Senden bir iz umduysa.
Herkes gibi sakladım ben de
Dilimi ısırdım bir gece
Tam adının üzerinden.
He demedim gidişine
Ama sustum gittiğinde.
Sağlıcakla kal…
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken… çok eskiden yani… daha insanın dünya acemisi olduğu o ilk dönemlerde, utana sıkıla geçtiğimiz bir sokak vardı köyde. O sokakta güzel anneler, güzel çocuklarının saçları tarar, ellerine domates ekmek verir, burunlarını siler, şakayla karışık babalarına söverlerdi. Herkes mutluydu ve tek şikâyet çıkmazdı kimseden. O sokaktan biz utana sıkıla geçerdik. Geçip de nereye giderdik bilmem, hatırlamam. Ama geçerdik o sokaktan mecburen ve sıklıkla.
Aklıma hiç gelmeyen bir şey var mıydı acaba o sokaktan geçerken, o sokak hakkında? Taşlarını mı düşünmedim ben o sokağın, kerpiç duvarlarını, tahta kapılarını mı? Küllük denirdi ya çöplüklere eskiden -ki eskiden sadece kül dökülürdü çöplüklere geri kalan israf yoktu hayatta- yola taşardı külleri sokağın. Biz tam o küllüklerin sınırından yürürdük evlere uzak olmak, daha az utanmak, biraz daha az sıkılmak için. Ayak izlerimiz çıkardı taze dökülmüş küller üstünde. Yok şimdi o küllük o sokak o ayak izleri.
Anneler vardı o sokakta. Onu anlatacağım işte şimdi. Bir giremedim ya konuya. Anneler, öyle canla başla oturmuşlar kapı önlerinde. Ellerinde danteller, ağızlarıda sakız, önlerinde içilip –kalkarken götürmek üzre- bırakılmış çaydanlıklar, önlerinde oynayan çocuklar ve biz… her kesin bir rolü vardı sokakta. Annenin ve çocuğun. Alamayacağım kendimi ve kendim gibi arkadaşlarımı sokağa biçilmiş rolden. Bizim de bir rolümüz vardı sokakta. Küller üstünde iz bırakıp gitmek gibi bir rol. Var mıydı sizin de böyle bir rolünüz, oldu mu hiç? Hem daha ilginç bir şey söyleyeyim size; bir çocuğun bir sokak dolusu annesi olur mu? Vardı işte o sokakta. Her çocuk anne bilirdi arkadaşının annesini, anne derdi ismini ekleyip anne kelimesinin başına. Ayşe anne, fatma anne, gül anne…
O sokaktan utanarak geçerdik, önce utanmayı öğrenmiş çocuklar olarak biz. Utanırdık, biri bakınca yüzümüze, birbirleriyle konuştuklarında üstümüze yada benzettiklerinde bizi kendi anne babamıza… Utanırdık. Bazen annelerden biri seslenir, tandır ketesi, çökelek dürümü falan uzatırdı bize, ellerine değmeden almaya çalışırdık dürümü elimize. Biterdi dürümler bitmezdi sokak. Giderdik, artık hatırlanmaz olmuş bir yerlere, akşamüstü tekrar o sokaktan geçmek üzere.
Bir sokak vardı bizim köyde, geçerdik utana sıkıla.
Bir sokak vardı bizim köyde, yaşardık…
Bir sokak vardı bizim köyde, içi anne dolu… ayşe anne, fatma anne, gül anne.
Bir sokak vardı bizim köyde, çocuklar geçerdi, başka sokakların çocukları…
Küllüklerde taze ayak izleri…
« Önceki :: Sonraki »